devamını oku>>
devamını oku>>
Yeni bir yaş neyle başlar? Takvimdeki herhangi bir günü kutsallaştırmanın ne anlamı var, hep bunu düşünürüm. Hani doğum günü diye bir gün var, herkes aynı anda mesaj atar, pastaya mum dikilir falan… Ama bir yandan da içten içe hep şu soruyu sorarım: Gerçekten bugünü kutlamamızın sebebi ne?
Zamanında Bir Çift Yürek diye bir kitap okumuştum, Aborjinlerle ilgili. Kitapta şöyle bir şey diyordu: Aborjinler diğer insanların neden doğum günü kutladıklarını anlayamazmış. Onlara göre yaşlanmak zaten kendiliğinden olan bir şeymiş, kutlamaya gerek yokmuş. Asıl kutlanması gereken şey, geçen yıla göre daha iyi, daha bilge biri olabilmekmiş. Ve o özel günü de kimse senin yerine belirlemezmiş; ne zaman daha iyi biri olduğunu hissedersen, o gün senin doğum gününmüş. Bunu okuduğumda içimden “Bu işte ya!” demiştim.
devamını oku>>
İtiraf etmeliyim ki, güneşin bu kadar nadir görülmesi de benim gibi güneş alerjisi olan biri için adeta bir lüks. Türkiye'de son yıllarda, baharda bile dışarı çıkınca eve perişan dönüyordum. Buradaysa bulutların altında yavaş yavaş, acele etmeden, tatlı tatlı yanmamak o kadar kıymetliymiş ki… İnsan bazı şeylerin değerini geç fark ediyor. :_)
Elbette her şey toz pembe değil. Özlem de bolca var.Anne-baba özlemi başka, dostlarla saçma sapan kahkahalara boğulmak bambaşka… Sesli mesajla kahkaha paylaşılmıyor. Göz göze bakmadan dert anlatılmıyor.
devamını oku>>
Dedim ki kendi kendime… Ben, o süt bardağının içindeki fareyim. Hani şu, boğulmamak için sürekli çırpınan; ve sonunda, çabasıyla sütü kaymağa çeviren, sonra o kaymağın üstüne çıkıp bardaktan kurtulan fare.
Hayatın da bundan çok farkı yok aslında. Bir yere kadar çırpınıyoruz işte, boğulmamak için, batmamak için. Biraz yalnızlıkla, biraz stresle, biraz belirsizlikle uğraşıyoruz. Kimimiz vazgeçiyor, kimimiz daha da sert çırpınıyor. Ama o kaymak kolay olmuyor; zor zamanlardan, sabahlara kadar açık kalan gözlerden, kendine bile söyleyemediğin düşüncelerden geçiyor.
devamını oku>>
Amado Nervo'nun "Barış İçinde" şiirini çok severim. Kendi kaderimizin mimarı olduğumuzu çok güzel anlatıyor. Yaşamın kendisiyle bir problemimiz yok, aslında çoğu zaman en büyük problemimiz kendimizle. Şiirde olduğu gibi, hayat bize her zaman her şeyin en güzelini sunmuyor. Zamanın içinde kaybolurken bazen düşüp bazen kalkıyoruz. Ama her düşüş, aslında bizi yeniden inşa ediyor. Acılar, kederler, hatta yaşlılık… Bütün bunlar, hayatın bir parçası. Ve hepimizin yolunda karşılaştığı o inişli çıkışlar, belki de bize en çok kim olduğumuzu hatırlatıyor.
devamını oku>>
devamını oku>>
devamını oku>>
devamını oku>>
Hayatta bazen öyle insanlarla karşılaşıyorsun ki, doğalarıyla yüzleşmek seni yoruyor. İş hayatında, mantığınla anlatamayacağın kadar garip durumlara düşüyorsun mesela. Gerçekleri defalarca gözlerinin içine sokuyorsun, ama cahil cesaretiyle konuşmaya devam eden insanlar var. Haklı olman önemli değil; onların kendilerini haklı sanması yeterli. Başlarda kızıyorsun, öfkeleniyorsun, “Bu insanlar nasıl böyle olabilir?” diyorsun. Ama sonra anlıyorsun ki, sorun onların doğasında. İnsanın cahilliği bilgiyle, basiretsizliği deneyimle değişebilir belki, ama kimi insan değişmek istemez.
devamını oku>>
Son yıllarda “kaliteli insan” denince akla ilk gelen, üzerimizde taşıdığımız markalar, taktığımız saatler ya da arabamızın modeli oldu. Kısacası, insanın değeri "para" ile ölçülür hale geldi. Ancak bu gerçekten doğru bir ölçüt mü? Hazreti Mevlana’ya atfedilen “İnsan, kıyafetiyle karşılanır, karakteriyle uğurlanır” sözü, bu konuda çok gerçekçi bir bakış açısı sunuyor. İnsan, kendini birey olarak topluma kabul ettirirken statüsünden, pahalı çantasından ya da arabasından bağımsız değerlendirilmeli. Ne yazık ki başka bir yanılsama da burada devreye giriyor: Bu statü sembollerini satın aldığımızda, onların mutluluk kaynağı olacağını düşünmek.
devamını oku>>








