şansını mı denemek istiyorsun? öyleyse, rastgele bir yazıyı okumaya ne dersin?

Öncelikle beklentimin çok üzerinde bir okuyucu kitlesinin buraya uğradığını görmek inanılmaz bir his. Hep kendi kendime yazıyormuşum gibi, biraz günlük havasında yazdım; bir gün belki birileri de girip okur diye  açıkçası büyük bir beklentim yoktu. Farklı ülkelerden ve dillerden gelen okuyucu kitlesi insana garip bir his yaşatıyor, yalan yok. Nedenini hâlâ tam çözemesem de, teşekkürler :_)

Özellikle gönderdiğiniz kitap önerileri için ayrıca teşekkür ederim. Bu öneriler sayesinde daha önce hiç karşıma çıkmamış eserlerle tanışma fırsatı buluyorum. Fakat “Okudun mu?” diye birkaç kez bildirim gelince, küçük bir açıklama yazma gereği duydum.


devamını oku>>

 

"Asıl acı olan şey, geri dönemeyeceğimiz gerçeği. Bir kez ilerlemeye başladın mı, ne yaparsan yap gittiğin yoldan geri dönemiyorsun. En ufak bir sapma her şeyi sonsuza dek değiştiriyor." diyor murakami abi...

Haruki Murakami’nin "Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında"sını yeni bitirdim. Enteresan bir o kadarda güzel bir kitaptı.Enteresan derken laf olsun diye demiyorum; gerçekten insana tuhaf bir yerden dokunan, bittiğinde sessizce bakakaldığın kitaplardan biri. Olay örgüsünden çok atmosferiyle, karakterlerin iç dünyasıyla yürüyen bir hikâye. Anlatımda ana karekterlerden birinin metoforla karışık anlatılması, geçmişten geleceğe bir anda bir hayal gibi girmesi ve bunun sonucunda kitabın asıl kahramanın kendi içsel boşluğuna gitmesi.Murakami yine bildiğimiz gibi: sakin, soğukkanlı, ama içten içe insanın en karanlık yerlerini dürtüyor.


devamını oku>>

Bir yıl daha bitti. Bunu yazarken bile garip geliyor. Zaman gerçekten garip bir şey. Hani “daha geçen gün yılbaşındaydık” denir ya, bu yıl onu çok hissettim. Koşturmaca, toplantılar, seyahatler, küçük telaşlar derken 2025 de aradan usulca kaydı gitti. Bazen nefes almaya bile fırsat kalmadı, bazen de küçük bir yürüyüş bile dünyaları verdi.

2025’e dönüp baktığımda şunu net görüyorum: yine çok şey öğrendiğim bir sene oldu. İş, ilişkiler, hayat, yeni bir ülke ve kültür derken yıl akıp gitti. Bu süreçlerin her birinde gerçekten çok şey öğrendim; bazı konularda yeni şeyler keşfettim, bazılarında ise bildiğimi sandıklarımı yeniden düşündüm. Hatta yer yer eski doğrularımı unuttum, yerlerine daha iyilerini koydum diyebilirim. Hayat biraz da böyle sanırım: öğreniyorsun, unutuyorsun, yeniden öğreniyorsun… ve yoluna devam ediyorsun.


devamını oku>>

"İnsan kendisini anlayanla çiçek açar" sözü, ilk bakışta basit bir güzelleme gibi dursa da... Bir çiçeği düşünün. Doğru toprakta, doğru suda, yani doğru destek ile en güzel hâlini almaz mı? Anlayan kişi de bizim ruhumuzun toprağı, suyu değil midir?

Bence anlayan kişi, sizin kök salmanıza, kendi potansiyelinize ulaşmanıza izin verir. Sizi sürekli biçimlendirmeye, düzeltmeye çalışmaz.

Hayatınızda sizi sürekli "açıklama" borçlu hissettiren, her duygunuzu sorgulayan, her karaktersel özelliğinizi bir test sonucu gibi gören insanlar varsa, inanın bana o kuru dallar size sadece ağırlık yapar.


devamını oku>>

Bugün aslında okuduğum ve çok beğendiğim bir kitap üzerine yazacaktım. Son çeyrek o kadar yoğun geçiyor ki, yazmaya fırsat bulamasam da okumayı bir şekilde bırakmıyorum. Hem burda havalar iyice soğudu, yapılacak başka pek bir şey de yok açıkçası. Hava da erken kararıyor zaten :_)

Bu arada, fark edenler olmuştur, sitenin yan tarafına bir kitap tavsiye butonu ekledim. Madem güzel yorumlar geliyor, “Neden sizden de kitap tavsiyesi almayayım?” dedim. Böylece aramızdaki ilişkiyi biraz daha interaktif bir hâle getirebiliriz :_)


devamını oku>>

İçi boşaltılan kavramlar ve bu kavramlar üzerine yaşamaya mecbur bırakılan insanlar haline geldik.Yaşama değer katan ne varsa neyi değerli görüyorsak ya mızrak ucu gibi sivriltiliyor ya da bir balon gibi şişirilip içi tamamen boşaltılıyor.Sonuçta ya canımız acıyor, ya da elimizde hiçbir şey kalmıyor.

Toplumdaki erozyon, ayrışma, adaletsizlik duygusu bir anda oluşmuyor elbette.En ufak vicdani duygudan yoksun, zombi gibi insanlar yetişiyor. Trafikte önüne kırıyor, sırada araya kaynıyor, başkasının emeğini çalıyor, usulsüzlük yapıyor, şiddeti en doğal çözüm sanıyor, öldürüyor, yaralıyor… Ama buna rağmen “en ahlaklı benim” diyor. Ve ne yazık ki bu toplum, o insanlara kahraman gibi davranıyor. Ailesinde ilk tokadı yemesi gereken bireyler, aileleri tarafından el üstünde tutuluyor.Sonra da adaletin tecelli etmesini bekliyoruz bir "Disney masalı" izler gibi.


devamını oku>>


Zaman hızlı akıyor denmiyor boşuna. İşti, güçtü, koşuşturmaca derken bir bakmışım, yazmayalı bir aydan fazla olmuş. Gün içinde bir sürü toplantı olunca, akşamına yazacak mecali kalmıyor insanın. Ama itiraf edeyim, çok keyifli bir eylül ayını geride bıraktım. Küçük ama çokça sebep bir araya gelince insana bambaşka bir enerji geliyor.

Bugün Zeki Demirkubuz’un Socrates Dergi’deki programını izledikten sonra bu yazıyı yazmak istedim. Çünkü uzun zamandır bu kadar dolu, bu kadar içten bir sohbet dinlememiştim.Bir dönem Nuri Bilge Ceylan’la atışmaları yüzünden biraz megaloman bulmuştum açıkçası. Ama bu programda o olaya öyle bir yerden, öyle bir olgunlukla dokundu ki... “tamam,” dedim, “kral sensin.”


devamını oku>>

Bir okuyucum mail atıp şöyle yazmış: “Bu kadar dingin nasıl yazıyorsunuz?”

Başta bir anlam veremedim. Sanırım yazılarımdan hep sakin, huzurlu olduğum izlenimi çıkarmış. Oysa öyle değil. Hayat inişlerle çıkışlarla dolu; kimse bu dalgalardan azade değil. Bildiğim bir şey varsa o da şu: Uzun süreli dinginlik, mutluluk ya da huzur diye bir şey yok. Bunlar hep anlık. Önemli olan, o anların kıymetini bilmek. Buradan bir “anda kalın” güzellemesi yapacak değilim tabii ki de :_)

Zamanını kiminle ve hangi şeyler için harcadığın çok kıymetli. Çünkü gereksiz olaylara ve insanlara ayırdığında, dinginliğini koruman zorlaşır.

Zamanında bir birimizi iyi tanıdığımızı düşündüğüm biriyle yaşadığım bir olayda, başına gelen olayla benim hiç ilgim olmamasına rağmen sürekli bana sen mi yaptın diye aralarda ima ediyordu. Kendi zekâsınca kurguladığı şeyleri bana yüklemeye çalışıyordu sanırım. Sonunda işin asıl sorumlusunu bulmak zorunda kaldım. Ve ona sadece “Kim olduğunu biliyorum” diye yazdım. Cevap olarak bana “Biliyordum senin yaptığını” başlıklı bir yazı döşedi:_).Kafasında hep olmasını istediği şeyin cevabını almış gibiydi. O gün kararımı verdim:


devamını oku>>

Bazen incecik bir kitap alıyorsun eline, “ne olabilir ki, 50–60 sayfada ne anlatılabilir?” diye düşünüyorsun. Ama Stefan Zweig Katil Kim?(O muydu?)'de bir öyküde anlatılabilecek her şey sanki damıtılmış bir şekilde önüne seriliyor. 

İlk sayfalardan itibaren, merak uyandıran, sanki bir polisiye okuyormuş gibi hissettiren bir kitap. “Katil kim?” sorusuyla başlıyorsun ama aslında kitabın sonunda Zweig seni çok daha derin soruların içine çekiyor: “Aşırılık” nedir? “Mutluluk” nedir? İnsan hep mutlu olabilir mi? Ve elinden kayıp gittiğinde, insan ne hâle gelir?” 


devamını oku>>

Beni tanıyanlar bilir. Etimolojiye oldum olası merakım vardır. Kelimelerin kökenlerini öğrenmek, nasıl evrildiklerini görmek bana nereden geldiğimizi, hayatta her şeyin değişebileceğini anlatıyor. Bence kelimeler, aslında insanlığın hafızasıdır. O yüzden zaman buldukça bu konuda kitapar okuyorum.Bugün elimde yeni bir kitap var: "Kelimelerin Dünyasında Gezintiler."
Bugün biraz “tuz”dan, biraz da “despot” ve “diktatör” kelimelerinden bahsedeceğim. İlk bakışta alakasız gibi duruyor ama inan bana, bir tuz nelere kadir, şaşıracaksınız. :)

Avrupa dillerinde tuz kelimesi neredeyse aynıymış: İngilizce salt, İtalyanca sale, Almanca Salz. Hepsi Latince sal’a dayanıyormuş. Daha da kökene inildiğinde, Hind-Avrupa dil ailesindeki sal kelimesinden geldiği söyleniyor.

Türkçe “tuz” ise Kâşgarlı Mahmud’un sözlüğünde geçiyormuş. Yani en az bin yıldır biz bu kelimeyi aynı şekilde kullanıyormuşuz.

Ama iş bununla kalmıyor. Tuzun bilimsel dille buluştuğu bir yer daha varmış: Yunanca "hal". Buradan “halojen” kelimesi türemiş; yani madenlerle birleştiğinde tuz oluşturan elementler. Kimyaya bile tuz düşmüş!


devamını oku>>

 
Ziptime