Hani güzel günler, güzel anlar olur ya insanın hayatında, hiç bitmesini istemediği. Hani yumuk yumuk eller gibi sevimli, hani onunlayken “ben benim” dediğimiz insanlar var ya, sen sevgili…
devamını oku>>
Hani güzel günler, güzel anlar olur ya insanın hayatında, hiç bitmesini istemediği. Hani yumuk yumuk eller gibi sevimli, hani onunlayken “ben benim” dediğimiz insanlar var ya, sen sevgili…
“Çok yorucu olmuyor mu?” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız. Eskiden itiraz ederdim ama artık o cümleye çok da karşı çıkamıyorum. Hatta bazen içimden “hassas kalplerin zor yaşamı” diye bir belgesel çekesim geliyor :_)
Ama işin garip tarafı şu; insan kendini değiştirmeye çalışsa da bazı şeyler karakterle geliyor. Daha az hissetmeye, daha az bağlanmaya çalışıyorsun… ama olmuyor. Bir yerde yine kendin oluyorsun.
Dün akşam da öyle bir sofradaydık.Konu konuyu açtı… Kitaplardan girdik, hayata bakış açılarımızdan çıktık. Mühendislikte ispata gerek var mıdan, eğitim sistemi eleştirilerine derken bir anda travmalara kadar uzandık. Her şey vardı masada. Biraz bilgi, biraz yorum, biraz da doğaçlama… İşin felsefesini yapmak keyifliydi açıkçası. Tabii dilimizin döndüğü, bilgimizin yettiği kadar diyelim. Sonra taşlamayın :_)
Dakikaların saatleri, saatlerin günleri, günlerin ayları kovaladığı bir yıldan… belki de bir ömürden tekrar merhaba.
Nehir kenarında, güneşin tam altında yazıyorum bu satırları.Ama biraz da… şu güzel havanın değerini ancak böyle anlarda anlayan zihnime,akan suya karşı ayaklarını uzatıp demir sandalyede uyuşmanın ne demek olduğunu öğrenen bedenime ve sessizce geçip giden günlere yazıyorum…
Son zamanlarda daha sade yaşamayı sevdiğimi fark ediyorum. Her anlamda sade…Çünkü bir noktadan sonra anlıyorsun; sahip oldukların arttıkça değil, gereksiz olanlar azaldıkça rahatlıyorsun.Eskiden peşinden koştuğum şeylere bakıyorum… çoğu artık aynı hissi vermiyor. Yerini daha sade, daha gerçek olan şeyler alıyor.Çok süslü, çok parlak olan değil de… içini gerçekten dolduran şeyler kalıyor. O yüzden büyük ihtirasları biraz kenara bırakmak en iyisi gibi.Kulağa hoş gelen her şeye de çok inanmamak lazım. Çünkü bazen o ateşli sözler kadar, o sözlerin sahipleri de boş çıkabiliyor.İnsan bunu deneyimle öğreniyor… başka türlü pek olmuyor.
Son zamanlarda yapay zeka ile alakalı okuduğum neredeyse bütün araştırmaların ortak bir tonu var: heyecandan çok endişe. Kimse artık “harika bir gelecek geliyor” diye anlatmıyor meseleyi. Daha çok “bu hız normal değil, insanlık tarihinde benzeri yok” cümleleri dönüyor ortalıkta. Hatta bazıları açık açık felaket senaryosu çiziyor. Garip olan şu ki, ben de o karamsar tarafta duruyorum.
Bugün bir istatistik gördüm. Akademik bir makalede değil, öylesine denk geldim işte; ama insanın zihnine çivi gibi çakılan cinsten. Şöyle diyordu:
Çocuğunuz 12 yaşına geldiğinde, onunla geçireceğiniz toplam zamanın %75’i bitmiş oluyor.İlk okuduğunda insan "Abartı herhalde," diyor. Hani şu dikkat çekmek için uydurulan internet bilgilerinden biri sanıyorsun. Sonra durup kendi hayatımı düşündüm; rakamlar yavaş yavaş ete kemiğe bürünmeye başladı.
Özellikle gönderdiğiniz kitap önerileri için ayrıca teşekkür ederim. Bu öneriler sayesinde daha önce hiç karşıma çıkmamış eserlerle tanışma fırsatı buluyorum. Fakat “Okudun mu?” diye birkaç kez bildirim gelince, küçük bir açıklama yazma gereği duydum.
"Asıl acı olan şey, geri dönemeyeceğimiz gerçeği. Bir kez ilerlemeye başladın mı, ne yaparsan yap gittiğin yoldan geri dönemiyorsun. En ufak bir sapma her şeyi sonsuza dek değiştiriyor." diyor murakami abi...
Haruki Murakami’nin "Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında"sını yeni bitirdim. Enteresan bir o kadarda güzel bir kitaptı.Enteresan derken laf olsun diye demiyorum; gerçekten insana tuhaf bir yerden dokunan, bittiğinde sessizce bakakaldığın kitaplardan biri. Olay örgüsünden çok atmosferiyle, karakterlerin iç dünyasıyla yürüyen bir hikâye. Anlatımda ana karekterlerden birinin metoforla karışık anlatılması, geçmişten geleceğe bir anda bir hayal gibi girmesi ve bunun sonucunda kitabın asıl kahramanın kendi içsel boşluğuna gitmesi.Murakami yine bildiğimiz gibi: sakin, soğukkanlı, ama içten içe insanın en karanlık yerlerini dürtüyor.
2025’e dönüp baktığımda şunu net görüyorum: yine çok şey öğrendiğim bir sene oldu. İş, ilişkiler, hayat, yeni bir ülke ve kültür derken yıl akıp gitti. Bu süreçlerin her birinde gerçekten çok şey öğrendim; bazı konularda yeni şeyler keşfettim, bazılarında ise bildiğimi sandıklarımı yeniden düşündüm. Hatta yer yer eski doğrularımı unuttum, yerlerine daha iyilerini koydum diyebilirim. Hayat biraz da böyle sanırım: öğreniyorsun, unutuyorsun, yeniden öğreniyorsun… ve yoluna devam ediyorsun.