Bugün bir istatistik gördüm. Akademik bir makalede değil, öylesine denk geldim işte; ama insanın zihnine çivi gibi çakılan cinsten. Şöyle diyordu:
Çocuğunuz 12 yaşına geldiğinde, onunla geçireceğiniz toplam zamanın %75’i bitmiş oluyor.18 yaşında bu oran %90’a çıkıyor.
30 yaşında ise artık %95’i geride kalmış oluyor.
İlk okuduğunda insan "Abartı herhalde," diyor. Hani şu dikkat çekmek için uydurulan internet bilgilerinden biri sanıyorsun. Sonra durup kendi hayatımı düşündüm; rakamlar yavaş yavaş ete kemiğe bürünmeye başladı.
Genel olarak 12’den sonra çocuk zaten yavaş yavaş senden kopmaya başlıyor. Arkadaşları, okulu, dijital dünyası, kendi sırları derken ayrı bir evren kuruyor kendine. 18’de evden uçuyor; 30’dan sonra ise hayatındaki yerin "İyiyim, merak etme," telefonlarından ibaret kalıyor. Bir bakıyorsun ki, sen hâlâ "Nasıl olsa vakit var," modundayken, en kıymetli zamanlar çoktan akıp gitmiş. Şu "Geçen gün ömürdendir," lafı meğer laf olsun diye söylenmemiş. Bildiğin matematik:_)
Kendi çocukluğuma bakınca tablo daha da netleşiyor. Biz biraz tuhaf bir nesildik; bir yandan çok şanslı, bir yandan eksik... X kuşağı anne babalarla büyüdük. Bizi severlerdi, hem de çok. Gözlerini kırpmadan her şeyi feda edecek kadar... Ama işte, oynamaya vakitleri yoktu. Sürekli bir koşturmaca, sürekli bir çalışma hali. Çünkü onların zihninde "iyi ebeveynlik", çocuğun yanına oturup oyun oynamak değil, ona "sağlam bir gelecek hazırlamak" demekti. O dönemin gerçeği buydu.
Ama bir de şanslı tarafımız vardı: Sokak. Akşam ezanına kadar kaybolduğumuz mahalle araları, özgürlük ve sonrasında gelen o meşhur anne terlikleri... Çimlerde futbol, ağaç tepeleri, bisikletten düşüp kanayan dizler... Hayatı biraz hoyrat, biraz gerçek yaşıyorduk. Düştüğümüzde kendimiz kalkmayı öğreniyorduk. Üstelik etrafımızda dedeler, nineler, teyzelerle örülü kalabalık bir sevgi ağı vardı. İnsan o zaman fark etmiyor ama o temas ruhu besliyormuş.
Şimdi bakıyorum da ortam bambaşka. Daha gergin, daha güvensiz, daha kapalı. Kötülük sanki her zamankinden daha görünür, daha yaygın. Biz de haliyle çocukları bir fanusun içinde büyütmeye çalışıyoruz. Onları koruyalım derken, belki de fazla steril, fazla yalıtılmış bir hayat sunuyoruz.
Tüm bunları düşünürken o istatistik yine kafamın bir köşesinde yankılanıyor: Zaman zaten az!
Yani mesele "mükemmel" ebeveyn olmak falan değil galiba. Mesele daha basit: Gerçekten orada olmak. Telefonsuz, koşturmasız, "biraz işim var" demeden... Çünkü günün sonunda çocukların hatırlayacağı şey aldığın oyuncaklar değil; beraber kurduğunuz bir oyun, paylaştığınız bir kahkaha, o an hissedilen sahicilik olacak.
Hep "Nasıl olsa vakit var," yanılgısıyla yaşıyoruz. Ama galiba en büyük hatamız bu. Aslında vakit yok. Sadece fark etmeden avuçlarımızın arasından akıp giden günler var.
Şairin de dediği gibi:
"Hayat kısa, kuşlar uçuyor."

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder