devamını oku>>
Hayatta bazen öyle insanlarla karşılaşıyorsun ki, doğalarıyla yüzleşmek seni yoruyor. İş hayatında, mantığınla anlatamayacağın kadar garip durumlara düşüyorsun mesela. Gerçekleri defalarca gözlerinin içine sokuyorsun, ama cahil cesaretiyle konuşmaya devam eden insanlar var. Haklı olman önemli değil; onların kendilerini haklı sanması yeterli. Başlarda kızıyorsun, öfkeleniyorsun, “Bu insanlar nasıl böyle olabilir?” diyorsun. Ama sonra anlıyorsun ki, sorun onların doğasında. İnsanın cahilliği bilgiyle, basiretsizliği deneyimle değişebilir belki, ama kimi insan değişmek istemez.
Son yıllarda “kaliteli insan” denince akla ilk gelen, üzerimizde taşıdığımız markalar, taktığımız saatler ya da arabamızın modeli oldu. Kısacası, insanın değeri "para" ile ölçülür hale geldi. Ancak bu gerçekten doğru bir ölçüt mü? Hazreti Mevlana’ya atfedilen “İnsan, kıyafetiyle karşılanır, karakteriyle uğurlanır” sözü, bu konuda çok gerçekçi bir bakış açısı sunuyor. İnsan, kendini birey olarak topluma kabul ettirirken statüsünden, pahalı çantasından ya da arabasından bağımsız değerlendirilmeli. Ne yazık ki başka bir yanılsama da burada devreye giriyor: Bu statü sembollerini satın aldığımızda, onların mutluluk kaynağı olacağını düşünmek.
Gökyüzü yavaşça aydınlanırken, gri bulutların arasından ilk kar taneleri görünmeye başladı. Yılın ilk karı, usul usul şehrin üzerine düşüyordu. Her bir tanesi, sanki gökyüzünden gelen minik armağanlar gibiydi. Eve döndüğümde, elimde sıcacık kahvemle penceremin önüne oturdum. Bir yandan yeni keşfettiğim Farsça melodiler kulaklarımda yankılanıyordu. Sözleri tam anlamasam da, şarkıların derin duyguları beni bambaşka diyarlara götürdü.
Hayatta bizi en çok yaralayan şey nedir, hiç düşündünüz mü? Sevdiğimiz birinden ayrılmak, bir hayalimizin suya düşmesi, bir kaybımız, belki de büyük bir hayal kırıklığı… Hepsi derin izler bırakır ama haksızlığa uğramak, başka türlü acıtır insanın canını. Haksızlık, adaletin bozulduğu, dengelerin alt üst olduğu bir durumdur ve bu, kalbimizde taş gibi ağır bir iz bırakır. Çünkü haksızlık, aynı zamanda görülmeme, anlaşılmama, yok sayılma hissidir.
Küçük yaşlardan itibaren adaletin varlığına inanırız. İyi olanın, doğru olanın ödüllendirileceğine, yanlış yapanın ise bedel ödeyeceğine dair bir iç inançla büyürüz. Ama bir gün gelir ki, tüm bu beklentiler yerle bir olur. Haksız yere suçlanmak, emek verdiğimiz bir işte takdir görmek yerine dışlanmak ya da uğruna çok şey feda ettiğimiz bir ilişkide yanlış anlaşılıp haksız görülmek… Hangi biçimde olursa olsun, haksızlık bize derin bir yalnızlık duygusu yaşatır.
İlk durağımız: Zonguldak. Hem yeşilin hem de mavinin en güzel tonlarını bir arada görebileceğiniz bu şehir, Batı Karadeniz turumuzun başlangıç noktası oldu.